Nebiler Sultanı, insanlığa yön gösteren bir kutup yıldızıydı

Yayınlandı: Ekim 6, 2006 efendim tarafından KÖŞE YAZILARI MAKALELER NESİRLER, Nebiler Sultanı insanlığa yön gösteren bir kutup içinde

Bu günlerde her yerde İnsanlığın İftihar Tablosu konuşuluyor. O’nun
kokusu sanki her yanımızı sarmış gibi. Gazetelerde O.. dergilerde O..
televizyonlarda O.. konferanslarda O.. evlerimizde O.. gönüllerimizde O.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir güneş gibi insanlık
semasında doğmuş, bütün dünyaya ışıklarını saçmış ve kıyamete kadar da
saçmaya devam edecektir. O, çok kısa denebilecek bir zaman dilimi
içinde bütün çağları aydınlatacak ve insanların problemlerine çareler
sunacak bir hayat yaşamıştır. Hazreti Muhammed (aleyhissalatü
vesselâm)’ın, bütünüyle beşerin hayatına lâzım gelen şeylerle zuhuru
öylesine harikuladedir ki, insanlık tarihinde eşini göstermeye imkân
yoktur. Beşer tarihinde çeşitli icraatçılar, ıslahatçılar vardır.
Kâinatın Efendisi, reformcu değildir. O, Hazreti Adem’le başlayan
Allah’ın yegane dini İslam’ın üzerine konan tozu toprağı silmiş, bundan
on dört asır evvel onu kendine has saflığıyla yeniden ortaya çıkarmış
ve beşere takdim etmiştir.

Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) reformcular gibi
hayatın sadece bir yönüne ait meseleleri ıslah etme, deforme olmuş
şeyleri reforma tabi tutma meselesiyle meşgul olmamıştır. O, bir
insanın yatıp kalkmasından uyumasına, hangi tarafı üzerine yatacağına,
nasıl yiyeceğine, ibadetlerini nasıl yapacağına, inandıklarına nasıl
inanması gerektiğine, ahlaka.. hasılı hayatın her yönüne dair
düzenlemeler getirmiştir. Bu düzenlemeler neticesinde de bütün
insanlığa örnek bir toplum yetiştirmiştir. Efendimiz’in mektebinde
yetişen Sahabe-i Kiram, öyle bir hayat yaşamışlardır ki, onların
hayatlarını okuduğumuz zaman şaşkınlıktan kendimizi alamıyoruz.

 

Eğer siz onları görseydiniz…

 

Sahabenin yaşadığı başdöndürücü hayatı, Medine’de dünyaya gelen,
başta Hz. Ömer olmak üzere pek çok sahabinin duasını almış ve yetmişi
Bedir gazisi olmak üzere yaklaşık yüzyirmi kadar sahabiyle de bizzat
görüşme imkanı olmuş bir sahabi aşığı olan Hasan Basri Hazretleri (ö.
110/642) şöyle dile getiriyor: “Eğer siz sahabeyi görseydiniz, onlara
‘deli!’ derdiniz; onlar sizi görselerdi, ‘bunlar mümin değil’
derlerdi.”

Hasan Basri Hazretleri’nin sahabeye karşı çok engin bir sevgi,
saygı ve hürmeti vardır. Bir gün kendisine Ömer bin Abdülaziz ile
Vahşi’nin derece ve mertebeleri sorulunca, “Ömer Bin Abdülaziz ancak
Vahşi’nin atının burnunda bir toz olabilir” demiştir. İşte Hasan Basri
Hazretleri’nin sahabe düşüncesi buydu. Aynı zamanda o, sahabenin
yaşamış olduğu hayata da derin bir özlem duyuyor ve etrafında bulunan
insanların yaşayışları ile sahabenin yaşayışını kıyaslayıp üzülüyordu.

 

Hz. Ebu Bekir, izzet ve
haysiyetini ayaklar altına alıyordu

 

Ashab-ı kiram efendilerimizin hayatlarına bakıldığında “Eğer siz
sahabeyi görseydiniz, onlara “deli!” derdiniz” sözünü doğrulayacak pek
çok tablo görmek mümkündür. Mesela Hz. Ebû Bekir, Kureyş’in hürmet
ettiği, sevip saydığı bir insan olmasına rağmen, Allah Rasulü’ne iman
etmesiyle müşriklerin düşmanı haline gelir. Kureyş’in ileri gelenleri
bir gün Hacer-i Esved’in yanında oturup Efendimiz’in aleyhinde
konuşurken, Allah Rasulü oraya gelir. Onlar Efendimiz’i aralarına alıp
yakasından çekerek sataşırlar. Biri bu hadiseyi hemen Hz. Ebu Bekir’e
haber verir. O, koşa koşa Kâbe’ye gelerek, “Yazıklar olsun size! Siz
Rabb’im Allah’tır diyen birisini öldürmek mi istiyorsunuz? Halbuki O,
size Rabb’inden apaçık delillerle gelmiştir.” der.

Müşrikler Hz. Ebu Bekir’in bu çıkışı üzerine Efendimiz’i bırakıp ona yönelir ve onu tartaklarlar.

 

Eziyetler onları yıldırmadı

 

Müşriklerin bu tür eziyet ve işkencelerinin artması sonucu Hz.
Ebu Bekir sıcak yuvasını, kendisini çok seven babasını, evlatlarını ve
hanımını bırakıp Habeşistan’a hicret etmek için Nebiler Sultanı’ndan
izin alır. Amacı Mekke’den ayrılıp Kızıldeniz yoluyla Habeşistan’a
ulaşmaktır. Yolda İbn Dağinne’ye rastlar ve onun himayesine girerek
Mekke’de kalır. Müşrikler, Hz. Ebu Bekir (ra), kaldığı evin önünde
yaptırdığı bir cumbada Kur’an okuyup etraftaki insanlara tesir ediyor
diye ona mani olmak isterler. Bunun üzerine İbn Dağinne, himayesinin
devamı için Hz. Ebu Bekir’den Kur’an okumaktan vazgeçmesini söyler. Hz.
Ebu Bekir ise hayatını ortaya atarak, her şeye rağmen Kur’an okumaktan
vazgeçmeyeceğini söyler. Hz. Ebu Bekir, herkesin sevdiği bir insandır.
Mekke’de “Ebu Bekir gibi birisine eza ve cefa edilmez. O, Mekke’den
uzaklaştırılamaz.” duygu ve düşüncesi hakimdir. Fakat o, her şeye
rağmen, izzetini ve haysiyetini ayaklar altına alıp Efendimiz’e teslim
olmuştur.

Hz. Ali’ye gelince o, Efendimiz’in hicretinde tamamlayıcı bir
rol üstlenmiştir. Daru’n-Nedve’de bir araya gelen müşrikler şöyle bir
karar almışlardı: Her kabileden güçlü ve cesaretli adamlar bir araya
gelecek ve hep birlikte Allah Rasulü’nü öldüreceklerdi. Onlar bu karar
ile Abdümenaf Oğulları’nın bütün kabilelere kan davası güderek savaş
açma cesaretini gösteremeyeceklerini düşünüyor ve sorumluluğu
dağıtıyorlardı. Bu gelişmeden haberdar olan Efendimiz, yatağına Hz.
Ali’yi bırakmış, müşriklerle çevrili evden Yâsin Sûresi’ni okuyarak ve
bir avuç toprağı onların üzerine serperek çıkıp gitmiştir.

Hz. Ali o zaman 23 yaşlarındadır. Yani bir insanın dünya ile
en çok senli benli olduğu bir devre. Ama onun düşünce ve inancına göre
peygambersiz hayat bir hiçti ve o, bu uğurda ölümü göze alarak Allah
Rasulü’nün yatağına seve seve yatmıştı. Neden sonra içeriye giren
müşrikler örtüyü kaldırdıklarında karşılarında Hz. Ali’yi görünce
şaşırmışlar ve onu öylece bırakarak Efendimiz’in peşine düşmüşlerdir.

 

Müslümanlığı dünyaya nasıl tanıtırız?

 

Hz. Halid (ra), iki imparatorluğu yerle bir etmişti; ama
kendisine ait hiç mal-mülk edinmemişti. Bu, mal-mülk olmamalı demek
değildir.. gönlünü dünyaya kaptırmama, mala mülke, makama mansıba
bağlanmama.. bağlanılması lazım gelene bağlanma demektir.

Onlar, Allah ve Rasülü’nü anlatmaktan başka hiçbir şey
düşünmüyorlardı. İstiyorlardı ki; herkes Allah’ı (celle celâluhû)
tanısın. İnsanlar, Hz. Muhammed’le (sas) tanışsın. Gece gündüz “Bu
kocaman dünyaya nasıl Müslümanlığı anlatırız?” diyorlardı. Bir gün
dünyanın büyüklüğüne bakıyor, anlatılanları dinliyor ve “Demek ki, bu
dünyaya Müslümanlığı anlatmak bir insanın ömrüne sığmayacak kadar
zormuş.” diyorlardı. Sadece şu söze bile baksanız, maksat ve
gayelerinin ne olduğunu, ne ile dertlendiklerini görürsünüz.

Allah Rasûlü (sas) “Benim adım güneşin doğup battığı her yere
ulaşacaktır.” buyurmuştu. Onlar, bunu bir vazife olarak anlamışlar ve
hep bu vazifeyi eda etme gayretiyle yaşamışlardı. Aziz milletimizin
mazisi bu kutlu vazifeyi yapmanın izzetiyle doludur.

 

Hz. Mus’ab, Uhud sonrası yüzünü saklıyordu

 

Hz. Mus’ab’ın hayatı hep dini tebliğ etmekle geçti. Bir dönem
geldi ki, dini tamamıyla ortadan kaldırmak isteyen insanlar bir ordu
toplayıp Müslümanların üzerlerine yürümüşlerdi. Burada da Mus’ab’a
düşen dinini korumaktı. İşte Uhud’da sahabi bu mükellefiyeti yerine
getirmek için bir araya geldi. Aralarında Mus’ab da vardı. O gün elinde
kılıç akşama kadar savaştı. Öyle savaştı ki, melekler dahi onu gıpta
ile seyrediyorlardı. Bir ara Mus’ab yediği son kılıç darbesiyle yüzüstü
yere düştü. Hemen bir melek onun suretine girdi ve Mus’ab’ın kavgasını
o devam ettirdi. Akşam üzeri Allah Rasulü ona hitaben “Mus’ab!” diye
seslenince melek, “Ben Mus’ab değilim Ya Rasulallah!” dedi. Mesele
anlaşılmıştı. Mus’ab çoktan şehit düşmüştü. Biraz sonra Allah Rasulü ve
bir grup sahabi, Mus’ab’ın naaşının yanındadır. Her iki kolu da omuzdan
kopmuştur. Mus’ab’ın başını gövdeye bağlayan sadece deridir. Ve o sanki
yüzünü bir yerden saklar gibidir. Meselenin bundan sonrasını bir başka
rivayet bize şöyle anlatır: Mus’ab’ın yüzünü niçin sakladığını ancak
Allah Rasulü anlayabilmişti. Gözyaşları içinde sahabiye bu durumu şöyle
anlatmıştı: “Biliyor musunuz Mus’ab niçin yüzünü sakladı? Birinci sebep
şuydu: Kolu kanadı koptu. Artık Rasulullah’ı koruyamayacaktı. Ya bu
esnada biri Allah Rasulü’ne saldırır da ben O’nun yardımına koşamazsam,
diye düşündü ve yüzünü onun için sakladı. İkinci sebep ise, ben şu anda
Rabb’imin huzuruna gidiyorum. Halbuki şu anda Rasulullah’ı korumam
lazım. Ya Allah Rasulü’ne bir şey yaparlarsa ben Rabb’imin huzuruna
hangi yüzle varırım, diye düşünüyor ve yüzünü Rabb’inden saklamaya
çalışıyordu…”

İşte Rasul-ü Ekrem bunu söylerken, hakikat karşısında fedai ve alabildiğine hasbi bir ruhun düşüncelerine tercüman oluyordu. Ali DEMİREL- Ailem

powered by performancing firefox

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s